ULUSLARARASI PAZARLAMA ve GLOBALLEŞME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ULUSLARARASI PAZARLAMA ve GLOBALLEŞME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2012 Pazar

20 CM'DEN AŞAĞISI KESMEZ

Yazın bunaltıcı sıcaklarının etkisiyle, yenilenmek için kendimi Arapların ve İranlıların artık çoğunluk olarak dolaştığı dev alışveriş merkezinin önündeki, son Osmanlı dönemi mimarisi restorasyonlu 'modern zamane kahvehanesi'ne atıyorum:
-Hoşgeldiniz, siparişiniz lütfen ?
-Bir karamel fırapuçino
-Hangi boy olsun ?
-20cmlik olsun. Bu sıcakta başkası kesmez.
Anlamıştı ama hınzırca gülümsemesiyle anlamamış gibi yaparak 'efendim' dedi.
-Venti... Venti İtalyanca'da 20 demek.

Son derece sade ama bir o kadar da rahat koltuklardan birine oturduktan sonra, kahvemi yudumlarken bir taraftan derinlerden gelen hafif, dinlendirici müziğe diğer taraftan da yan taraftaki sohbete kulağımı kabartıyordum.

Hararetle hayata dair ciddi birşeyler tartışan, bir üniversite anfisinde düzgün Türkçe'siyle ders anlatır edasında sohbet eden 'azınlık' kitle yine bu modern zamane kahvehanesinde toplanmıştı. Yanıbışımızda Araplar çoğunluktaydı, burada ise 'biz' çoğunluktayız. Peki 'gerçek çoğunluk' neredeydi ? 'Bazılarının' sadece %49 olarak görmek isteyip sığlaştırdığı, ayrıksılaştırdığı gerçek çoğunluk...

Piyanistlik hiçbir zaman sadece piyanistlik değildi. Romancılık da tabiki hiçbir zaman sadece romancılık olmamalıydı. Toplumu hiç olmazsa da topluma ait belli bir kitleyi etkileme çabasıyla gündem yaratmak bir hastalığa dönüşmedikçe bunun da hiç kimseye bir zararı yoktu elbet. Sırça köşklerde yaşayan burjuvalar kendi halkına yabancı ve bu halktan hazzetmeyen bir kitle olarak görülürken; kendini batılıya sevdirme telaşı içindeki, 'oturduğu rahat koltuklardan çevresini göremeyen' iyi eğitimli seçkinci bir kitle de bir Avrupa ülkesinde yaşadığını düşünmekteydi.

Kahvemi henüz bitirmişken, oturduğum rahat koltuktan başımı şöyle bir kaldırıp camdan baktığımda ağır ilerleyen trafik ve birbirine yapışık isli duvarlı renk uyumsuz binaların yanısıra gözüme şu özel okul tanıtım tabelası da ilişti: 'Harvard'da ve Oxford'da burslu okumak hayal değil'.

Biz 'zeki ve çalışkan' bir milletiz. Aslında 'çoğunluğumuz' bu memlekette bir 'Oxford' olsaydı çoktan mezun olmuştuk. Tabiki Oxford'da burslu okuyup mezun olduktan sonra kariyerlerini yurtdışında veya Türkiye'deki uluslararası şirketlerde sürdürme 'şans'ına sahip olacak bir 'azınlık' burada hep var olacak. Öte yandan bu 'azınlık' için Oxford'a gidip orada burslu okumak ne kadar hayal değilse de, bu azınlığı yöneten çoğunluk içinse tüm dünyanın imrenerek bakacağı, Oxford markasına eşdeğer bir üniversiteyi bu topraklarda açıp bu sayede beyin göçünü tersine çevirebilmesi de o derece hayal olmaktan öteye gidemeyecek gibi gözüküyor.

Ve yine 'bu topraklardan bir dünya markası çıkaramama' geleneğimizi; Osmanlı'dan süregelen 'Türk Kahvesi' geleneğimizinse bir dünya markası haline getirilemeyişini uluslararası bir kahve zincirinin Osmanlı mimarisi restorasyonlu modern zamane kahvehanesinde, büyük boy kahve değil 'venti karamel fırapuçino' içerek rahat koltuklarımızda seyretmeye devam ediyorduk.

Popüler olmaya başlayan her hızlı tüketim metası gibi, uluslararası kahve zincirlerlerinin de artık her köşe başında çoğalmaları ise, dinginlik ve sadelikle kulak kabarttığım kaliteli sohbetlerin ve müziğin yavaş yavaş tehlikeye girmeye başladığına işaret ediyordu. Çoğunluk olduğumuz yerde azınlık kalma korkusu...

Burjuva değildim, hiçbir zaman böyle bir çevrenin içinde de bulunmadım ama bu 'gerçek çoğunluk'un içinde ben de mutlu olamıyordum...
offf,offf... Yazın kavurucu sıcaklarıyla beraber içimdeki buhranlı sıcaklar da artmaya başladı. Anlaşılan bu sefer 20cm bile kesmeyecekti...

26 Kasım 2007 Pazartesi

SİYASİ İKLİM VE ULUSLARARASI PAZARLAMA

Ülkenin politik yapısı diğer kanunlar gibi ticaret kanunlarını da etkileyebilecek, dış ticaret ve yatırım için kolaylık veya giriş engeli yaratacak düzeyde önem taşıyan işletmenin kontrol alanı dışındaki faktörlerden bir tanesidir. Geçmişte politik açıdan stabil sayılan çok sayıda ülke ekonomik değişmeler veya terörizmin yarattığı anarşi ve kaos ile yatırım yapan firmalar için risk yaratmış, bu durum firmaların zor duruma düşmesine ve hatta o ülkedeki faaliyetlerini durdurmasına yol açmıştır.

Pazara giriş engelleri içeren ülke yasaları, tarife oranlarındaki yükseklik, yabancı sermayeye yönelik yapılan sıkı kontroller ve yerli malı kullanımının teşvikine yönelik kampanyaların varlığı politik çevrenin yol açtığı, ihracatçı firma için olumsuzluk yaratan faktörler olmaktadır. Politik yapının yasal çerçeveyi belirlemesiyle beraber, tanıtım çalışmalarına dair konulan denetleme ve tüketici koruma yasaları da belirlenecektir.
Eğer ülkede sıkı bir denetim mekanizması varsa bu tip yasalara olan firmaların zorunlu iştiraki, firmaların o ülkeye özel olarak organizasyon yapısını yeniden düzenlemesine yol açabilir. Ülkedeki politik çevrenin yasaları etkilemesi bir dış çevre faktörüdür. Ülkedeki politik yapının stabil olmaması, sürekli hükümet değişiklerinin olması sonucu düzenli bir dış ticaret politikasının oturtulamamış olması da ihracat yapmaya istekli firmalar için bir olumsuzluk teşkil eder.

Ülkedeki iç huzursuzluk, terör olayları gibi sebepler de yine politik olarak değerlendirebileceğimiz giriş engeli taşıyan koşullardır. Ülkemizin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri uzun yıllar bölgedeki terör olayları yüzünden yerli yatırımcının uzak durduğu bölgeler olmuştur. Son dönemde ülkemizde İstanbul’da HSBC Bankası Genel Müdürlüğü'ne yapılan saldırı da yine basında yabancı sermayeyi caydırma amacı taşıyan bir eylem olarak nitelendirilmiştir. Ülkedeki endrüstiyel ilişkiler, grevlerin yasallığı ve ticari birliklerin varlığı da ihracat yapmak isteyen firmaların ilişkilerini ve ülke değerlemelerini etkileyecektir.Ülkedeki bürokratik engeller, rüşvetin kamu çalışanları arasındaki yaygınlığı da önemli bir iç politika değişkeni olarak ihracatçının karşısına çıkmaktadır.

Ülkedeki iç huzursuzluğun yanı sıra dış politakadaki tutarsızlıklar ve ülkeler arasındaki kötü ilişkiler de ticari hayatı olumsuz etkileyebilmektedir. Komşumuz Ermenistan ile olan kötü ilişkilerimiz sonucunda iki ülke arasındaki ticari sınır açılamamış bu da iki ülke arasındaki muhtemel ticari faaliyetlere olumsuz yansımıştır.

Ülkeler arasındaki siyasi ilişkiler çeşitli ticaret, dostluk ve işbirliğini ilerletme gibi antlaşmalar çerçevesinde olumlu ticari yakınlaşmalar doğurabilmektedir. Bunun yanı sıra dünya siyasi haritasında tüm yaşanan değişiklikler, savaşlar, yeni kurulan ekonomik ve siyasi amaçlı uluslararası birlikler; ülkeler arasındaki ticari ilişkileri doğrudan veya dolaylı yoldan etkilemektedir. AB ( Avrupa Birliği ) de ilk başta AET ( Avrupa Ekonomik Topluluğu ) adı altında ekonomik bir oluşum olarak kurulmuş ve birlik üyesi ülkeler arasında ticari faaliyetlerin geliştirilmesi hedeflenmiştir. Bu hedef doğrultusunda tek paraya geçiş süreci başlatılmış bu süreç de meyvesini AB ülkeleri arasında ortak olarak kullanılmaya başlayan “Euro” ile vermiştir. AB ülkeleri arasında daha önceden kullanılmaya başlanan “Gümrük Birliği” yasaları çerçevesinde birlik üyeleri ülkeler arasında dış ticaret vergileri kaldırılmış, yanı sıra da dış ticarete konu olan mallar açısından kalite standartları belirlenmiştir. AB ülkelerinde dolaşıma konu olan mallar belirlenen kalite standartlarını tutturamadığı takdirde mallar ticarete konu olamaz, mallar birlik içinde dolaşıma sokulsa dahi malların iadesi söz konusu olabilir ve böyle bir durumda söz konusu mallar tüm birlik üyeleri içinde geri iade ve toplatılma ile karşı karşıya kalacaktır. Ülkemiz 1996 yılından itibaren Gümrük Birliği’ne üyedir ve bu üyeliğimiz çok kereler ekonomi literatümüzde tartışılmaktadır. Öyle ki birliğe üyeliğin ülkemizi Avrupa ülkeleri için açık pazar haline getirdiği ve vergi oranları da düşeceğinden Avrupa’dan ithal edilecek malların ucuzlayacağı bunun da ithal mallara olan talebin artmasına yol açıp dış ticaret dengemizi bozacağına yönelik ciddi eleştiriler getirilmektedir. Bunun yanı sıra olumlu bulunan yönler olarak, ihracatçı firmalarımız için vergi yükünün kalkmasıyla beraber ihracat hacminin Avrupa Birliği ülkelerine yönelik olarak artma olanağının doğması ve üreticilerimiz için kalite standartlarının da arttırılma mecburiyetinin doğması gösterilmektedir.

Dünya haritasında son onbeş yıldaki önemli değişmelerin Türkiye açısından yeni pazar fırsatları doğurduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki eski SSCB ülkelerinin dağılması ve birer birer bağımsızlıklarını ilan etmesiyle beraber bu ülkeler, ülkemiz ihracatçıları açısından önemli birer pazar haline gelmiştir. Komünist ekonomik ve politik düzene sahip eski SSCB ülkelerinin bağımsızlıkla beraber dışa açılması ve ithal mallara olan talebin artmasının yanı sıra bu ülkelerde satın alma gücünün yüksek olmamasından dolayı daha ucuz ve dünya markası olamamış Türk malları Doğu Bloku ve Orta Asya ülkeleri tarafından ilk etapta talep gördü. Ancak bazı üreticilerimiz bu fırsatı kullanamayarak ucuz üretim yapmayı kalitesiz üretim yapmakla eşdeğer tuttular ve dışa açılmaya çok istekli de olsalar tüketicilerin her ithal ürünü kabullenemeyeceği ve de mutlaka bir kabul edilebilir minimum kalite algısına sahip olduklarını unuttular. Buna örnek olarak ilk dönemde Karamanlı bisküvi üreticilerimizin kalite standartı düşük ürünleri Orta Asya Türki cumhuriyetleri tüketicilerine sunmalarını örnek gösterebiliriz. Bu kalitesiz ürünlerin geri iadesi sonucunda söz konusu ülkelerde Türk mallarına yönelik olarak bir “kalitesiz” önyargısı oluşmuş, bu önyargı da bu ülkelere mal satmayı düşünen firmaların önünü tıkamıştır. Burada dış ticaret ateşelerinin önemi ortaya çıkmaktadır. İhracat yapılan ürünlerin kalite kontrolünün yapılması ve hataların telafisi açısından çözüm yollarının bulunması ihracatçı ülke dış ticaret yetkililerinin ve ihracatçı firmaların ortak sorumluluk alanına girmektedir.

GÖKHAN KILLIOĞLU

DEĞİŞİM VE PAZARLAMA

Teknolojik değişimler ürün devir hızını arttırmakta böylelikle yeni ürünlerle pazarda yeni müşteri talebi firmaların arzı sayesinde yaratılabilmektedir. Teknolojik ürün üreten firmaların yanı sıra teknolojik olmasa da sektörünün son teknolojik gelişmelerine ayak uydurabilmiş mal ve/veya hizmet üreten işletmeler rakiplerine göre rekabet avantajı elde edebileceklerdir.Teknolojik ürün üreten firmalar açısındansa AR-GE faaliyetleriyle sürekli yeni ürün prototipi ortaya koyabilmek bir rekabet avantajı elde edebilme kriteri değil bir zorunluluktur. Burada bu firmalar arasında değişimin öncüsü olabilme, değişimi başlatma ve yönlendirme özelliği rekabet avantajını ortaya çıkartacaktır. Teknolojik açıdan gerçekleşen her türlü yenilik sanal iletişim kanalları sayesinde hızla tüm dünyada izlenir hale gelebilmektedir. Bir firma web sitesi kurduğu andan itibaren uluslararası ulaşılabilirliği ve sağladığı bilgi açısından otomatik olarak global olduğu düşünülebilir ki bu firmaya global bazda müşteriye ulaşabilme yeteneğini de beraberinde kazandırmaktadır. Bu hususta internet üzerinden yapılan e-ticaret, çeşitli riskleri de taşımakla beraber giderek yaygınlaşan bir olgu olmaktadır.

Globalleşme ile beraber dünya üzerinde sınırlar kalkmaya başlamış ve iletişim ile ulaşım boyutları açısından kolaylıklar ortaya çıkmıştır. Uluslararası telefon ücretlerinin giderek azalması, e-mail, fax ve telekonferans imkanlarının tüm iş çevresinde yaygınlaşması ticareti kolaylaştırmıştır. Yurtdışındaki iş yapılan kuruma olan ziyaretle beraber ortaya çıkan zaman ve para kaybı da olanakların gelişmesiyle beraber indirgenmiştir. Artık bir çok iş görüşmesi e-mail, fax vb. teknolojik ürünlerle neticelendirilebilmektedir.

Fiziksel dağıtım maliyetleri de gün geçtikçe azalmaktadır. Maliyetlerin azalmasının yanı sıra ulaşım sürelerinin kısalması da firmaların avantajına olmuştur.

Rekabetin her geçen gün hız kazandığını ve rakip firmalar arasındaki rekabet sonucu kalite anlayışının da mecburi şekilde firmalar tarafından yukarıya çekildiğini görmekteyiz. Firmalar AR-GE faaliyetlerini arttırmaktadır ve bu artış sonucunda da kalite çizgisi yükselmektedir. Toplam kalite yönetimi ve Kai-zen( sürekli gelişme, ilerleme) gibi yeni yönetim anlayışları da bu artan rekabetin doğurduğu kaliteyi üretme ve sürekli daha iyiyi arama felsefesini şirketlere yerleştirmeye başlamıştır. Daha kaliteliyi benzer fiyatla üretme telaşı da firmaların üretim maliyetlerini azaltma yoluna gitmesiyle sonuç bulmuştur.

GÖKHAN KILLIOĞLU

İHRACAT VE ÜLKE EKONOMİSİNE KATKILARI

Makro açıdan incelendiğinde ihracat ülke ekonomileri açısından da çok önemlidir. Sanayileşmiş ve sanayileşmekte olan ülkelerdeki ekonomik gelişmişliğin temel göstergelerinden biri de ihracat performansıdır.

İlk ve en dar bakış açısından ihracat ülke ekonomisi açısından faydası döviz girdisi sağlamasıdır. Sağlanan döviz girdisi ile beraber dış ticaret dengesi de pozitif yönde bir etki gösterecektir. Dengeli veya ihracat fazlası yönündeki bir ekonomi sağlıklı ekonomik sistemin olduğunun göstergelerindendir. İhracatın gösterdiği artış ve dış ticaret dengesinin ihracat yönündeki pozitif gelişmesi ülke için moral kaynağı olacak ve iktisat biliminin önemli kriterlerinden biri olan “psikolojik etkiyle” beraber olumlu algılamaların neticesinde ekonomik değişim pozitif yöndeki gelişimini sürdürebilecektir. Döviz girdisinin sağlanmasıyla beraber borçların ödenmesi ve sağlıklı bir ödemeler dengesi tablosuna ulaşılması kreditör kuruluşların ülke ile ilgili değerlendirmelerini daha ılımlı yapmalarına sebep olacak ve kredi notunun yükselmesi ülkeye olacak muhtemel dış yatırımlara hız kazandıracaktır.

Ana ülke açısından sayılabilecek bir diğer önemli ekonomik fayda da yeni iş sahalarının yaratılmış olmasıdır. İhracatla beraber işsizlik oranı da azalacaktır.

GÖKHAN KILLIOĞLU

AB SÜRECİ VE TÜRKİYE'NİN DIŞ TİCARETİNE ETKİSİ

Özellikle istihdamının ve ihracatının çok büyük bir kısmını tekstil sektöründen sağlayan ülkemiz için AB yenilikler getirecektir. Tekstil sektöründe Çin’e olan kotaların kalkması ve dünyanın en büyük tekstil ürünleri ithalatçılarının alımlarındaki en büyük portföyü giderek Çin üzerine oluşturmasıyla beraber tekstilde daha kaliteli üretim yapmaya ve markalaşmaya önem verilmesi gündeme getirilmiştir. Tekstilde AB’nin en önemli üreticileri konumunda olan İtalya ve İspanya dünya çapında Benetton, Zara, Armani gibi markalar yaratarak tekstil sektöründe saygın konuma gelmişlerdir. Markalaşmaya giden yolda rekabet etme ve kalite ilkelerini sağlama yolunda AB’nin önemli bir adım olduğunu, her ne kadar marka yaratmada ABD’nin gerisinde kalsa da bu yolda AB’den çok şey öğrenebileceğimizi söyleyebiliriz. AB’nin kriterlerine uymayan malların birlik içinde satışı yasak olacağından başta gıda olmak üzere birçok sektörde üretim kalitesi zorunlu olarak birlik yasaları sonucunda artacak bunun yanında rekabet edebilmek ve birlik pazarlarına daha iyi açılabilmek için de üreticilerimiz üretim kalitesini arttırıp tercihen markalaşmaya gitmek zorunda olacak. Bu düşündüğümüz sürecin bir tehlikesi de markalaşmaya gidemeyen çok sayıda KOBİ’mizin yaşam ömrünü bu süreç içerisinde tamamlaması riskidir. Ekonominin aslında çok gözönünde olmasa da önemli temel taşlarından olan KOBİ’lerin bu süreç içerisinde olumludan ziyade olumsuz bir gelişme yaşaması daha olası gözüküyor.

Birlik içerisindeki dış pazarlara açılma elbette artacaktır ancak kanımca bu artışın çok fazla olmasını beklemek yanlış olacaktır. Çünkü zaten AB’ne üye olmayıp GB’ne üye olan tek ülke Türkiye. GB’nin sonucunda GB’ne üye olan diğer ülkelerle olan dış ticaretimizde gümrük vergilerinden muafiyet söz konusuydu. Bu muafiyetin ithalatı arttırma ve ülkemizi ucuz bir pazar olarak kullanma etkisinden dolayı olumsuz sonuçlar doğurduğu görüşü daha çok hakimdir.
Birlikle tam bir ekonomik entegrasyon sağlayabilmemiz halinde ekonomik kalkınmanın ne şekilde gerçekleşeceğine dair en önemli varsayımlardan birisi de yabancı yatırımların ülkemizde hızla artış göstereceğinin düşünülmesidir. Nitekim şu anda iyi gittiği söylenen ekonominin AB’ye giriş sürecinin başlatılmasıyla beraber ülkemizi yabancı yatırımcılar açısından çekici hale getirecektir. Bunun olumlu sonucunun ülkeye vergi girişi ve istihdam sağlamak olacağını söyleyebiliriz. Öte yandan, ülkemizde üretilen yabancı menşeili ve marka bir mal, ithal olana göre daha ucuza satılacağından bu markaların iç piyasadaki pazar payları artacaktır ki bu da tamamen yerli üretim yapan firmalarımızı sıkıntıya sokacaktır.

Birliğin bize sağlayacağı daha doğrusu tüm birlik ülkelerinde sağladığı gibi bizde de yaratması gerekeceği en olumlu sonuç ekonomik istikrarın sağlanmasıdır.Ekonomik istikrarın yerel işletmeleri, dış ticareti ve yabancı yatırımcı girişini olumlu şekilde etkileyeceğini söyleyebiliriz.
Yunanistan,İspanya,İrlanda ve Portekiz gibi ülkelerin birliğe girmeden önceki ve birliğe girdikten sonraki ekonomik güçleri karşılaştırıldığında birliğin ekonomik açıdan önemi bir kez daha anlaşılacaktır. Ekonomik istikrarın sağlanmasında AB’nin öncelikle bize vereceği ev ödevleri olacaktır, bu ödevlerin kalkınmada önemli adımlar arttıracağını düşünsem de jeopolitik ve demografik gücünden dolayı, birliğin İrlanda gibi birliğe katılmadan önce 2500 dolarken 25000 dolarlık kişi başına düşen gelire ulaşmış bir Türkiye istemeyeceğini tahmin etmek zor olmaz sanıyorum.

GÖKHAN KILLIOĞLU

KÜRESELLEŞME VE ULUSLARARASI PAZARLARDA BAŞARI

Firmaların uluslararası arenadaki amaçları farklı olabilir. Kimi tamamiyle kendi markasıyla ihracat yaparken, kimi Türkiye’deki birçok tekstil firması gibi kendi markası olmadan fason üretim yaparak dış pazarlara açılmayı dener. Dünyanın birçok ünlü ve büyük firması da dış ülkelerde direkt üretim tesisi olarak, kimi de satış ofisi anlamında bir bağlantı ofisi kurarak yurtdışında faaliyet göstermekte. Her firma belirlediği amaçlar doğrultusunda başarılı olarak kabul edilebilir. Ancak bir firmanın sonsuz-sınırsız büyüme gibi bir hedefi olacağını varsayarsak dünyanın belli başlı önemli tüketim merkezlerinde yatırımı olan ve dünyanın her yerinde ürün ve/veya hizmetlerinin satışı olan; uluslararası pazarlardaki hedefi satış yaptığı tüm ülkelerde bulunduğu pazarı penetre etmek olan firmaları en başarılı firmalar olarak kabul edebiliriz.
Bu tanımlamayla alanındaki en başarılı firma olarak Coca-Cola’yı örnek gösterebilirim. Çünkü Coca-Cola uluslararası pazarlarda öyle bir marka bilinirliği yaratmışki bulunduğu pazarlarda o ülkenin kola içecek pazarını hep elinde tutmuş. Bizde çok önemli bir dağıtım ağına sahip olan ve önemli bir firma bilinirliğine sahip olan Ülker firmasının çıkarttığı Cola-Turca da Coca-Cola’ya rakip olamadı. Bu öyle bir marka bilinirliliği ve imajı ki her zaman bahsedilen bir efsane olarak Coca-Cola’nın marka değeri tüm firma değerinin %90’ını oluşturmakta. Bunun anlamı Coca-Cola’yı satın almak isteyen bir girişimci makina,teçhizat vb. yatırımlara sadece %10 ödeyecek geri kalan %90’ını ise markanın ismine verecek. Aslında bu çok büyük bir başarı. Formülü gizli tutulan bir içeceğin ilk başta bir ilaç olması amacıyla hazırlanıp daha sonra şişelenmesi fikriyle pazarlanmaya başlanması ve bu tadın şimdilerde dünyanın en çok aranan ve bilinen tatlarından biri olması onların uluslararası pazarlamada ne kadar başarılı olduğunu göstermeye yetiyor. Küreselleşmenin en bilinir ve sembol markası olması konumunun etkisiyle bir taraftan da küreselleşme karşıtları tarafından ağır ithamlarda bulunulan ve nefret edilen konumda yer alan Coca-Cola’nın buna rağmen bulunduğu ülkelerde itibarını kaybetmemesi de ayrı bir başarı ölçütü olarak değerlendirilebilir. Coca-Cola’nın coğrafi bölge ve farklı ülke bazında tüketim alışkanlıklarını gözönünde bulundurarak hazırladığı reklamlar ile birçok ülkede yayımlanan ortak reklam kampanyaları da genelde ince elekten geçirilmiş başarılı marka konumunu sürdürme çalışmaları olarak göze çarpıyor.

Gönül isterdi ki örneğin şalgam ve ayran gibi kendi kültürümüzde yer alan bir içeceği buna benzer şekilde bir dünya markası yapabilseydik. Ama bırakın tüm dünyanın sadece bir örnek vermek için söylüyorum-şalgam sadece Adana yöresine özgü olarak kabul edilmekte ve diğer illerde de az bulunur bir içecek olma özelliğindedir. Bırakın uluslararasılaşmayı daha millileşememiştir bile. Burada vizyonu geniş üreticilere sahip olmamız gerekecektir. Geniş vizyonlu bir pazarlama anlayışına sahip firmalara bu konuda çokça ihtiyaç duyuyoruz. Türkiye’nin en eski üretici firmaları Kurukahveci Mehmet Efendi, Güllüoğlu, Hacı Muhiddin Bekir gibi gıda işletmelerimizdir. Ancak bu firmalar geniş olmayan vizyonlarıyla ülke çapında dahi istenilen konuma ulaşamamıştır. Güllüoğlu bu konuda biraz daha kabuğundan sıyrılarak ABD ve Yunanistan’da mağaza açabilmiştir ancak şu bir gerçekki bu firmalar aile işletmesi yapılarından dolayı global vizyon için çok ağır kalmaktadır. Oysaki dünyaya sunacağı ürünler için fizibilite araştırması yapıp ülke bazında farklı ürünler ortaya koyup en azından birkaç ülkede tanınır konumda olabilirlerdi bu firmalarımız. Neden Starbucks’dan daha önce bir Türk Kahvesi-Kahve içilecek rahat bir ortam-mekan yaratma anlayışı içinde, Kurukahveci Mehmet Efendi bir markalamaya gidemedi ki? Bu birazcıkta bizim klasik kahvehane anlayışı dışında düşünememizden kaynaklanıyor belki ama girişimciliğin milliyetinin olmaması gerekliliği bunu kültürel bir özür olarak ortaya koyamıyor. Nitekim Starbucks Cafe çoktan Türkiye’ye de uğradı bile.
Tekrar esas konumuza, Cola-Cola’ya dönersek şu soruyu kendimize ve giriş(emeyen)imcilerimize sormamız gerekiyor: tüm dünyaya hitap eden bir içecek markası nasıl yaratılmıştır, nasıl bu kadar çok kültürde kabul görmüştür? Burada kuşkusuz yine başka bir stratejik çalışma olarak Coca-Cola’nın üretim yaptığı ülkelere göre, o ülkenin damak tadına uygun ürün üretmesi karşımıza çıkıyor. Türkiye’de satılan Coca-Colalar daha asitli ve dolayısıyla içimi daha sertken, ABD’de satılan Coca-Cola’nın şeker oranın Türkiye’dekine göre daha fazla olduğu söylenmektedir.
Özetle, içecek-gıda gibi görece basit görülen bir sektörde dahi kültür farklılığına rağmen dünyanın en çok tanınan markası olabilirsiniz. Coca-Cola ve McDonald’s ise tüm yapılan eleştirelere ve benim de bu markaları hiçbir zaman tercih etmeyecek olmama rağmen en başarılı uluslarası firmalara en iyi verebileceğimiz örneklerdendir.

GÖKHAN KILLIOĞLU

23 Kasım 2007 Cuma

POLİTİK İKLİM VE KÜRESEL REKABET

Güç dengelerinin değişmesi

Dünya üzerinde yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmeler, bölgesel entegrasyon hareketleri ve ticaretin serbestleşmesine dair çıkan yasalar, Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) vermiş olduğu kararlar güç dengelerinin değişmesine sebep olmuştur. Dünya ekonomisine yön veren ülkeler arasında bir güç savaşı soğuk ekonomik savaş şeklinde devam etmektedir. Son dönemde dengeleri değiştiren en büyük ticari karar, WTO’nun Çin’in üretim kotalarının kaldırılmasına yönelik verdiği karar olmuştur. Bu kararla beraber Çin birçok sektörde dünya ticaretinde üretimi penetre etmeye başlamış bu da dengeleri altüst etmiştir. Her ne kadar kalite anlamında markalaşmaktan uzak bir üretim anlayışı göstermiş olsa da Çin, son derece ucuz üretim yapabilmesi nedeniyle ithalat yapan ülkeler tarafından yoğun bir şekilde sipariş almaya başlamıştır. Ülkemizin de sahne almaya çalıştığı dünya tekstil üretiminde Çin; devlet desteği, düşük işçi ve enerji maliyetleri sayesinde göreceli olarak son derece ucuz fiyatlara ulaşmış ve pazarı ele geçirmeye başlamıştır. Türkiye’deki tekstil üreticileri, tekstil üretiminde Çin’in oyuna dahil olmasıyla zor günler yaşamaya başlamış, tekstil birlikleri aracılığıyla ülkenin bağlı olduğu ticaret örgütlerinde Çin’in haksız rekabete yol açtığı ve kotaların tekrar başlatılmasına yönelik olarak lobi çalışmaları yürütmeye başlamıştır. Çin’in parasını dalgalı kura tam olarak bırakmaması eleştiriye ve haksız rekabet iddaalarına sebep olmaktadır. Çin’in bugünkü ekonomik büyüme trendiyle 2025 yılında ABD ekonomisini geride bırakması öngörülmektedir. Çin, ABD ve AB ülkeleri arasındaki güç yarışı dünya ticaretine önümüzdeki yıllarda en çok şekil verebilecek olgu olacak gibi gözüküyor.

GÖKHAN KILLIOĞLU

KÜLTÜREL ÇEVRE VE YENİ MÜŞTERİ PROTİTİPİ

Kültürel çevre ve yaşam tarzının değişmesi ile yeni müşteri taleplerinin ortaya çıkışı

Kültürel çevre, ihracat yapmayı planlayan firmalar için önemli ve kesinlikle atlanmaması gereken bir kriter olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkelerin alışkanlıkları, gelenek ve görenekleri, toplumsal olaylara bakış açısı gibi sosyal birtakım faktörler kişilerin satın alma davranışlarını da etkiler. Örneğin ailede erkeğin mi kadının mı alışveriş yaptığı olgusu da kültürle ilişkilendirilebilecek bir satın alma alışkanlığıdır. Yabancı meyşelli ürünlere karşı satın alma davranışı da ülkenin kültürel yapısı ile ilgili satın alma davranışı ortaya koyar. Buna örnek olarak Japonya’da Japon malı otomobil kullanılırken, ABD’de yoğun bir şekilde yerli otomobil üretimi olmasına rağmen yabancı üretimli otomobile binmenin prestijli sayılmasını gösterebiliriz. Kültürü oluşturan öğelerden olan ortak din, ortak yaşayış tarzı ve belki de en önemlisi ortak dil; insanların ürüne olan ortak bir yaklaşım sergilemelerine sebep olur. “Müslüman mahallesine salyangoz satmak” deyimi de bu anlayışın sonucunda ortaya çıkmıştır. Öyleki %99’u müslüman olan ülkemizde domuz kılının da kullanıldığı bir diş fırçasını pazarlamaya çalışmak pek de akıl karı bir iş olmayacaktır.

Kültürel faktörlerin dikkat edilerek, o ülkede yaşayan insanların değer verdikleri yargılara saygı duymak firmalar açısından dikkat edilmesi gereken bir husustur. Bunun yanı sıra kültürel faktörlerin etüdü sonucunda o ülke insanlarının talep edebileceği başka ülkelere pazarlanmayan ürünler de geliştirilebilir. Buna örnek olarak Algida firmasının ABD için ürettiği dondurmaların daha yumuşak ve krem şanti tadına yakınken Türkiye’de satılan Algida dondurmalarının yerel tada uygun olarak daha sert olduğunu görüyoruz. Coca-Cola’nın ABD’deki asit-şeker oranının Türkiye’de kullanılan asit-şeker oranından farklı olarak daha az asitli olduğu söylenmektedir. McDonalds’ın yerel tada uygun olarak dürüm vb. ürünleri yalnız Türkiye şubelerinde ürettiğini görebiliriz.

Farklı ürün deneyimlerinin yanı sıra bir diğer önemli farkı da reklam stratejilerinde görmekteyiz. Yerel değerlere önem verildiğinin gösterilmesi açısından, Coca-Cola firmasının ramazan ayına özel reklam ile Coca-Cola’nın insanların ramazan ayına ait duygularını paylaştığını yansıtmaya çalışması örnek bir kültürün ince elekten geçirilmesi vakası olarak değerlendirilebilir. Firmalar kültüre bağlı olarak bazı ülkelerde belli dönemlerde harcamaların arttığının bilinciyle hareket etmelidirler.Hristiyan ülkelerde “Christmas” dönemi harcamalar artarken, ülkemizde dini bayramlarda harcamaların arttığı gözlemlenebilir. Bu noktadan hareketle Coca-Cola’nın reklamı yine başarılı bir pazarlama uygulaması olarak karşımıza çıkmakta. Reklamların algılanması ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir. Bir ülkede olumlu olarak düşünülen bir reklam kampanyası diğer bir ülkede tepki çeken bir kampanyaya dönüşebilir.

Gelenekçi yapısı ile bilinen Japonya’da özellikle gençler arasında Batı tüketim alışkanlıklarının yaygınlaşmaya başladığını görmekteyiz. Dinlenilen müzik, giyim tarzı ve yaygınlaşmaya başlayan fast-food kültüründen oluşan atalarından farklı bu yeni yaşam tarzı Japon gençlere yönelik firmaların yeni pazarlama stratejilerinin sonucunda mı gerçekleşmiştir yoksa globalleşmenin ve gelir seviyesindeki yüksekliğin sayesinde kendiliğinden mi gerçekleşmiştir kuşkuludur ancak şu bir gerçek ki değişen bu yaşam tarzı şimdilerde batı kökenli firmalar açısından yeni bir pazarlama sahası yaratmıştır ve Japonya’ya yönelik bundan sonraki stratejilerin değişmesine yol açmıştır.

GÖKHAN KILLIOĞLU

GLOBAL PAZAR FIRSATLARI

KÜRESEL ( GLOBAL ) PAZAR FIRSATLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Küresel pazar çevresini oluşturan çok sayıda etmen vardır. Pazar fırsatları araştırılırken bu faktörlere gereken önemi gösterip gerekli iş etüdleri yapan firmalar dış pazarlarda rekabet avantajı elde edebilirler. Uluslararası pazarlara açılırken firmanın, girilmesi düşünülen pazarla ilgili yapması gereken başlıca inceleme alanları demografik çevre, fiziksel çevre, ekonomik çevre, politik çevre, sosyal çevre, kültürel çevre, hukuki çevre ve vergi sistemi olarak değerlendirilebilir. Bu saydığımız tüm faktörler, firmanın dış pazar ilişkisi içinde olacağı ülkeye ait, firmanın kontrol alanı dışındaki etmenlerdir. O halde firmanın burada yapması gereken dış pazara girmeden önce o ülke için etüdü yapmak ve tüm dış ticaretle ilgili olabilecek faktörler hakkında bilgi toplamaktır. Saydığımız tüm etmenler işletme için bir risk veya pazara giriş engeli teşkil edebilir. Bunların önceden firma tarafından tespit edilebilmesi gerekmektedir.Firma tüm risklere rağmen pazara girmeyi kabul ediyorsa ,bu riskler için gerekli önlemleri almalıdır.

Küresel pazar çevresiyle ilgili firmanın kontrol alanı dışındaki ticareti gerçekleştireceğimiz ülkeye ait saydığımız faktörlerin yanı sıra sektör ve ürünle ilgili pazar analizleri, küresel pazar fırsatlarının analizi sırasında yapılmalıdır. Şirketin bu durumda yapması gereken pazar potansiyelini incelemektir. Pazarlayacağımız ürün veya hizmetin ticareti yapacağımız ülkedeki müşteriler gözündeki değeri nedir bilinmelidir. Bazı durumlarda da globalleşmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak hızla değişen- aslında bu değişimin öncüsü yine firmalardır- müşteri talepleri doğrultusunda toplumun değer yapısı ve tercihleri göz önünde bulundurularak o ülkede yeni bir talep yaratabilmek de firma için olasıdır. Değişimin öncüsü firmalara teknolojik ürün satan firmaları örnek gösterebiliriz. Cep telefonları, kameralar, fotoğraf makineleri ve bilgisayarlar çok hızlı bir şekilde geliştirilmekte, teknolojik ürün satan firmalar da bu gelişmeleri takiben pazara sundukları yeni model ürünlerle olmayan bir talebi yaratabilmektedirler.

Pazar potansiyeli ve müşteri tercihlerinin ardından, yine ülke ile ilgili ancak bu kez daha sektörel bazda değerlendirilmesi gereken yerel üretim durumu, ithalat durumu, sektörel ve ürün bazındaki ülkedeki rekabet durumu ve aracı yapısı yine mutlaka kontrol edilmesi gerekli faktörlerdendir. Yerel üretim ve mevcut ithalat talebi karşılıyor ve sizin yapmayı planladığınız ihracat ürün veya hizmet bazında pazarda bir fark yaratmıyorsa, yapılacak olan ihracat istenilen düzeyde etkin olarak gerçekleştirilemeyecektir. Müşteri tercihlerinin analizi ve üretim-ithalat durumunun analizi sonucunda satış potansiyeli ortaya konulmuş olur ki o ülkedeki satış potansiyelinin analizi aslında işe girip girilmeyeceği kararının verilmesini sağlayan analizdir. Çünkü dış pazarda firma karlılığını sürdürebildiği takdirde temel amacı olan varlığını sürdürmek ilkesini de yerine getirme kolaylığını elde etmiş olur.Satış potansiyelinin analizi firmanın ilgilendiği, var olduğu bir sektör için yapılabileceği gibi sınırlı sayıda ürün veya ürün grupları için de satış potansiyeli değerlemesi yapılabilir.

GÖKHAN KILLIOĞLU

GÜNÜMÜZDE ULUSLARARASI REKABET

BUGÜNKÜ REKABET ORTAMININ ULUSLARARASI PAZARLAMAYA ETKİLERİ

Uluslararası pazarlamada bugünkü rekabet ortamını dünyanın nüfus olarak en büyük ülkesi dolayısıyla da dünyanın en önemli insan gücüne sahip ülkesi konumundaki Çin’in yadsınamaz ekonomik büyümesi sonucunda dengeleri biranda değiştirmesiyle yorumlamak hiç de yanlış olmayacaktır. Çin’in rakipleriyle karşılaştırıldığında göreceli olarak nitekliksiz ancak ağır sanayii için önemli insan gücüne sahip olması bir tarafa; devlet desteği ve politikaları da Çin'in içinde bulunduğu rekabet piyasalarını ve dengeleri bu ülke lehine değiştirmeyi kolaylaştırmıştır. Dünya ticaret örgütüne üyeliğinin sonucunda doğan antlaşmalarla Çin’in kotalarının yavaş yavaş kalkmaya başlaması, Çin’in rekabet koşullarında kaliteli üretimi her ne kadar şimdilik çok fazla sağlayamadıysa da fiyat liderliği yarışında yukarıda saydığımız çeşitli sebeplerden dolayı rakipsiz hale gelmesini sağlamıştır. Üretimin batı pazarlarından doğu pazarlarına kayması AB’yi de önemli bir sekilde rahatsız etmiş gözüküyor. AB’nin tüm Avrupa ülkelerini yavaş yavaş birlik sınırlarına dahil etme çabası dünyadaki değişen dengelerle kıtanın artan korkusunu da yansıtıyor hiç şüphesiz.

Türkiye’nin bu değişen koşullar sonucunda hangi kutupta yer alacağına kararsız kalması yanında yıllar boyu kara sevda gibi tutulduğu AB’ne katılma çabası uğruna da birliğin istediği değişikliklerle ekonomisini rayına oturtma telaşı içine girmiş olduğunu görüyoruz. Çin ve Hindistan’ın nüfus gücünün yanısıra çeşitli sektörlerde tartışılmaz fiyat üstünlüğü kurmaları siyasi karar alma yapılanmalarını da değiştirebilecektir. Türkiye’nin de genç nüfusu ve büyüyen ekonomisiyle çeşitli altyapı eksikliklerine rağmen Avrupa Birliği’nin aradığı kan olacağını düşünmekteyim. Öyleki yıllar boyu Türkiye’nin birlik içine giriş çabalarını olumsuz üstelik de burnu büyük bir tavırla reddeden Avrupa şimdi kapılarını kafalardaki tüm soru işaretleri ve korkulara rağmen birazcık aralamış gözüküyor.

Küreselleşme terimi son on-onbeş yıldır sonuçlarıyla beraber sürekli tartışıladursun Avrupa’nın bu birlik hareketini tek bayrak-tek para altında birlestirmeye çalışması sonuçlarının ve birlik çıkarlarının öncelikle ekonomik olarak gözükse de nihai hedefinin siyasi olabileceği gerçeği önümüzde duruyor.

Uluslarası pazarlama boyutundan baktığımızda da artık dünya devi bir çok firmanın üretimlerini çıktığı merkez ülkelerden sanayiisi gelişmekte olan ve düşük maliyetle üretim yapan ülkelere doğru kaydırdığını görüyoruz. Söz konusu firmalar bu sayede maliyetlerini düşürüp kendi karlılıklarını devam ettirmeleri sonucunda varlıklarını ve büyümelerini sürdürebilirlerken, kendi ülkelerinde üretim sahalarını yavaş yavaş kapatmalarından dolayı istihdam ve ülke ekonomilerine katkısı daralmaktadır. Öte yandan teknolojik katma değeri yüksek ürünler açısından da rekabet Avrupa ülkeleri, ABD ve Uzakdoğu arasında baş dödürücü şekilde hız kazanmakta, bu firmaların pazarlama faaliyetlerini sürekli yeni çıkan ürünlerini tanıtmak için harcamalarına sebep olmaktadır. Bu da öteden beri önemli pazarlama faaliyetlerinden biri olarak adledilen tutundurmanın ürün bazından firma bazına kaymasına sebep olmuştur. Teknolojik değişime ve değişen küresel rekabet ortamına ayak uyduramayan firmalar mücadele edebilirliklerini yitirmektedirler.

Türkiye’nin hızlı teknolojik değişimlerde değişimi yaratabilen değil satın alan ülke olması ve sanayiisinin ekonomik katma değeri düşük olan ürünlere dayalı olması değişen dengelerde henüz söz sahibi olamayacağını göstermeye yetiyor. Öyleki ülkenin en önemli istihdam ve ihracat sektörü olma konumundaki tekstilin de değişen küresel ekonomik değerlerden önemli ölçüde etkileneceği düşünülüyor. Çin’in kalkan kotalar sayesinde tekstil sektöründe tüm piyasaları altüst edeceği endişesi bizim gibi ekonomik katma değeri nispeten düşük bir alana yatırım yapmış bir ülkede hiç kuşkusuz hissediliyor. Ülkemizin bu sektördeki en büyük avantajı olan hız ve AB ülkeleri içinse navlun ve gümrük bedellerinin olmayışını kullanabilmesi bekleniyor. Hiç kuşkusuz buradaki en büyük beklenti fason üretimle marka olan üreticilere tedarikçi olmaktansa kendi markalarımızı dünyaya sunabilmemiz. Ancak üreticilerimiz hazırlıksız yakalandıkları bu değişimle başa çıkabilecek markaları yaratabilmek için yeterli zamana sahip değil gibi gözüküyor. Keza markalaşma bir süreçtir ve altyapı gerektirir. Marka yatırım ister, markaların canlılar gibi hayat eğrileri vardır. Bu açıdan yaklaşım sergileyecek firma sayımız maalesef sınırlı gözüküyor.

Küresel değişimlerin dünyanın ekonomik dolayısıyla da siyasi dengesini değiştirmesinin yeni oluşumlar için hız kazandırmasının yanısıra bu değişimlerin ülkemize etkilerinin eş zamanlı olarak olumlu ve olumsuz olabileceğini gözlemleyebiliriz.

GÖKHAN KILLIOĞLU

KÜRESELLEŞMENİN KÜLTÜREL BOYUTU

Küreselleşmenin kültürel boyutu hayatımızı nasıl etkiliyor?

Küreselleşmenin hayatımıza olan etkilerini hemen her yerde görebilmek mümkündür. Farklı bakış açılarından bakıldığında küreselleşmenin hem toplumların yararına hem de zararına olabileceği gözlemlenir. Son yıllarda küreselleşmenin kendi toplumunun çıkarına ve dünya barışının devamına engel teşkit ettiğini düşünen küreselleşme karşıtlarının eylemleri de en az küreselleşmenin etkisi kadar artmaktadır. Küreselleşmenin buradaki önemini ve yaygınlaşma derecesini belirtmek amacıyla ironik bir şekilde küreselleşme karşıtlarının internette forumlar oluştururak birlik oluşturma yoluna gitmeleri örnek gösterilebilir.

Küreselleşme terimi ile; toprak,ülke kavramlarının yavaş yavaş ortadan kalkarak başta ticaret olmak üzere birçok faaliyette tek bir metod ve dil kullanma, internet vb. iletişim araçlarıyla dünyanın neresinde olunursa olunsun kesintisiz iletişimle bir nevi sınırların kalkması , ülkelerin kurdukları birlikler aracılığıyla birbirine yaklaşmasını anlamaktayım. Yaklaşma ve sınırların kalkması ilk başta olumlu bir yargı olarak algılanabilmekle beraber dünya siyaset sahnesinin ülkelerin birbirleriyle yaptığı sayısız savaşlara sahne olması nedeniyle bu yaklaşmanın tehlikeli olduğu savına da varılabilir. Bir olma, tek bir sisteme geçme söz konusu olduğunda elbette burada baskın kültür devreye girecektir.

Kültürün büyük olasılıkla en önemli öğesi konumundaki dil yeni dünya düzeninde silahların da ötesinde bir fetih aracıdır belki de. Bugün bir çok ülke, İngiliz denizcileri sayesinde İngilizce konuşuyor.
İngiliz denizcilerinin fetihleri küreselleşmeyi başlatan en önemli hareket olarak değerlendirilebilir. Ancak İngilizlerden de önce çok sayıda denizaşırı toprağı fetheden İspanya ve Portekiz’den sadece İspanya’nın dili bugün yaygın bir dil olarak konuşulmakta, ama bu yine de İspanyolca’nın yeni küresel düzende yeterince yer bulmasını sağlayamamaktadır. Öyleyse geçmişteki fetihlerin yerini artık ekonomik fetih düzeninin aldığını iddia edebiliriz. Günümüzde A.B.D’nin en büyük ekonomik güç olmasıyla beraber, ülkenin anadili konumundaki İngilizce’nin dünya üzerinde ticaret dahil birçok alanda anadil olmasının nedenleri arasında bu fikri ön plana çıkartabiliriz.

Küreselleşmenin yaygınlaşmasına sebep olan şeylerin en başında 20.yy’ın başında artmaya başlayan görsel ve işitsel materyallerle kitle iletişim araçlarının kullanılmasının hız kazanması yatıyor. Günümüzde küreselleşmenin baskın kültürü olduğunu söyleyebileceğimiz Amerikan kültürünün ve yaşayış tarzının bilinirliğinin artmasındaki en büyük etkenlerden birini ülkedeki dev müzik ve sinema endüstrilerinin var oluşuyla açıklayabiliriz. Özellikle son yıllarda gelenekçi yapısıyla bildiğimiz Japonya’nın genç yeni neslinin batı yaşantısı ve kültüründe bile yeni gelişmiş akımlardan(örn.hip-hop kültürü) etkilenmeleri küreselleşmenin kültürel değişim yaratan boyutunu bir kez daha ortaya koyoyor.

Gelenek ve göreneklerine bağlılığı ile bilinen Türk toplumunun da yine aynı kaynaklar vasıtasıyla bu küresel değişimden nasbini aldığını söylemek hiç yanlış olmaz. İngilizce’nin bir çok alanda öncü dil olması nedeniyle İngilizce eğitim verilen bir ülkede yaşıyoruz ancak bu sanırım çok sayıda işyerinin, kafe ve lokantanın isminin yabancı bir içerik taşımasını gerekli kılmıyor. Küreselleşmenin hız kazanmasıyla beraber yeni nesilin eğlence anlayışı dolayısıyla yaşam tarzında da değişiklikler oluşmuştur. Internet bu konuda farklı bir yaşam kültürü sunmaktadır. Burada küreselleşmenin en faydalı taraflarından olan en güncel bilgiye en hızlı şekilde ulaşma kolaylığından bahsetmeyi istemekteyiz ancak küreselleşmenin Mc Donald’s’tan çok daha öte sembolü yapılması gerektiği kanısında olduğum Internet’in kullanımı hep bu şekilde olmamaktadır.

Eski ile yeninin karşılaştırılmasında her zaman yeninin olumlu sonuçlar doğuracağını söyleyerek eskiyi de tamamen terketmenin yanlışlığının yanı sıra yukarıda saydığım nedenlerin varlığından dolayı kendi kabuğunun içinde tümüyle değişimi reddetmek, değişime karşı kapalı ve ön yargılı yaklaşmak ta bir o kadar yanlış olacaktır diye düşünüyorum.

GÖKHAN KILLIOĞLU

21.YY'DA REKABET VE İNSANIN REKABETTEKİ YERİ

21.yüzyıl rekabet düzeninde insanın önem ve işlev olarak yeri

Yıllar geçtikçe makineleşmenin artmasıyla insan kaynağına olan ihtiyacın azalacağı düşünülmüştür. Oysa ki insan kaynağına değil niteliksiz insan gücüne olan talebin azalacağını öngörmek daha doğru olacaktır. Öyleki makineleşmeyi, teknolojideki gelişmeyi sağlayacak olan da yine insanın ta kendisi-beynidir. Yeni küresel ekonomide, geçmişte birkaç insanın gücüne ödenen bedel, artık bir beyin gücüne ödenecek bedel konumuna gelmiştir.
Yeni rekabet düzeninde eğitimin önemi giderek artmakta, gelişmekte olan ülkelerde de üniversite eğitimi gören insan sayısında önemli bir artış görülmektedir.Özellikle ülkemizde firmalar gibi, nitelikli insan gücünün artmasıyla insan kaynağı arasındaki rekabet de hız kazanmış, piyasadaki firmaların insan kaynağına olan talebi arzı( nitelik,eğitim düzeyi,kişisel özellikler) karşılayamaz konuma gelmiştir.
Talebin az, arzın çok olduğu durumlarda talep eden kişi arz edenler arasında talep ettiği niteliklere haiz malı seçecektir. Günümüzde firmaların yeni mezunlardan beklentisi de yabancı dil, bilgisayar, iş kültürü vb. nitelikteki bilgilere, bir vizyona ve hedefe sahip olmalarıdır.


GÖKHAN KILLIOĞLU

ULUSLARARASI PAZARLARDA REKABET

Bir firmanın uluslararası pazarlarda rekabet üstünlüğünü kazanmasında etkili olan en önemli faktörler

Uluslarası pazarlarda rekabet üstünlüğü getirecek en önemli faktörlerden biri tabii ki fiyattır. Dünya üzerinde yaratılan gelirin daha küçük bir kısmına sahip olsa da çok daha önemli sayıda insan fiyat konusuna duyarlıdır.

Maliyet üstünlüğü, yukarıda söylediğimiz fiyat üstünlüğünü getirecek asıl stratejik noktadır. Maliyetlerini kabul edilebilir ve malı sattırabilir(kaliteden çok fazla ödün vermeden) ölçüde aşağıya çeken firma, fiyatla istediği kadar oynama ve kar marjını yüksek tutma hakkına sahip olmaktadır.Fiyat üstünlüğü bu şekilde gelmektedir.

Peki, kaliteden fazla ödün vermeden fiyat liderliği ve maliyet üstünlüğü nasıl gerçekleştirilebilecektir? Burada karşımıza çıkan tedarikçilerle olan pazarlık gücü ve ilişki ön plana çıkar. Tedarikçilerden yapılacak satın almalarda birim fiyat ne kadar düşükse, o oranda firmanın satışına yansıtacağı maliyet o oranda düşük olacaktır. Büyük perakende devlerinin daha yüksek maliyetlerine rağmen hala piyasadan daha ucuza mal satabilmesinin nedeni yüksek miktarda yaptıkları alımlar vasıtasıyla büyük pazarlık gücü elde edebilmeleridir.

Bayilerin ve diğer dağıtım kanallarının ele geçirilmesi, farklı bayi ve kanal sistemlerinin oluşturularak rakibe tepki verme zorunluluğunun doğması da rekabet üstünlüğünü getirecektir.

Kalite algısı da kuşku götürmez faktörlerden bir tanesidir ki gelir seviyesi arttıkça, o hedef kitlenin gönlünü kazanabilmek için kaliteli ürünler üretmek şartı rekabetin sürekliliğinin sağlanması adına devam etmektedir.

GÖKHAN KILLIOĞLU